May, 2008 arşivleri

oray diye isim olur mu ya!

bu adamı, buray-şuray oray eğin’i, ilk gördüğüm günden beri sevmem. (bu arada baktım tdk’dan oray diye isim olurmuş; şehirli demekmiş! cuk oturmuş ismi o zaman sanki. bu adam zaten kıçını yırtıyo en şehirli benim diye, demek ki hakkaten insanın ismi yaşamını belirliyo bi derece…) benim sevmediğim insan tiplerinden. bazen, nadiren de olsa doğruları söylese bile tarzı yüzünden onaylayamıyorum işte. ilk kez bi televizyon makinasında gördüydüm adamı. uzun bi süre neden konuşamadığını anlamaya çalıştıydım. hatta türkiye’de yaşayan bi insanın bu kadar bozuk bi türkçesi olamıycağını düşünüp kesin amerika’dan yeni gelmiştir falan dediydim kendi kendime. öyle diilmiş, sadece özentiymiş abimiz, sonradan öğrendim. önemli de diil gerçi, başta da dediğim gibi hiçbişiy söylemeden sadece dursa bile mesela kıl kapabiliceğim bi tip. o akşam gazetesindeki köşeci pozu nedir öyle ya mesela? (zümrüt’te çektirdiğimiz mezuniyet fotoları gibi, insanın bi daha görmek istemiyceği tipte bi foto adamın yıllardır köşe fotosu.)

hah, bu uzun girizgah şundan, bu adama yeni kıl olmadım, yıllardır kılım ama herkesin aşağı yukarı benim gibi düşündüğünü varsaydığımdan bu konuda üzerine klavye oynatmak anlamsız geldiydi. dün bi yazısını okudum pek mühim yazarımızın. pınar kür dünkü kurban. kadın yasağını eleştirmiş. kadın aynı benim de geçenlerde savunduğum gibi, sadece avrupa’da yapılıyor diye; hiç tartışılmadan bu yasağı uygulamaya koymanın yanlış olabiliceğini söylemiş. oray kardeş hemen etiketi yapıştırmış: “gerici”! ilkokul çocukları gibi ya! ne kadar kolay yapıştırmış etiketi, gerici!

“ne alakası var şimdi kadının söylediğiyle gericilik arasında hırt!” derler adama… kadın basitçe ülkeyi tümden etkiliycek bu yasağı tartışmak istemiş. aman allahım! ne kadar büyük bi gericilik ya! ama zaten bu adamda bi etiketlendirme hastalığı var: muhammed deyince tarikatçı, devlet bankasından kredi alınca iktidar kuklası olunuyo mesela oray’a göre.

family guy’da neil goldman diye bi tip var. ben oray’ı onun 200 kilo almış haline benzetiyorum. böyle sapık hırsları olan, lise de über-looser olduğu için herkesin dalga geçtiği, sonra da “ahanda ben yazar oldum, şimdi herkesi ezme sırası bende” triplerine girmiş, zavallı, kayıp bi genç adam. (neil diil, oğrağğy. oray neil’in 10 sene sonraki hali olabilir.)

bu ülkede işini iyi yapamamak ödüllendiriliyo. hatta işini bilerek ve isteyerek kalitesiz ve kötü yapıyosan bi anda yükseliyosun falan. bekir çoşkun, ismet berkan, hıncal uluç, ertuğrul özkök gibi aynen…  bu oğrağğy eğik de aynen böyle işte.

erol büyükburç’la kapışmıştı tv’de geçen sene sanırsam. orda, vasat olan herşeye karşıyım mealinde bişiyler söylemişti. sözünün eri olup kendini gözlerimizin önünden kaldırmasını beklemek çok mu fazla olur acaba?…

(…flaş…flaş…bu etiketlendirme hastalığı üzerine bişiyler daha yazasım var, az sonra…flaş…flaş…) 

yargıtay’ın sifonunu kim çekicek?

yanlış anlaşılmasın, yüksek yargı üyeleri sıçtıkları bokun sifonunu çekmezlermiş bir rivayete göre de, ondan merak ettim. yani düşünsene 30-40 kişi sıçıyo devamlı, bi kişi bile sifonu çekmiyo! ondan belki de bok kokusu “engellenemeyen bir hız”la memleketi kaplıyo…

ertuğrul özkök

bu adam nası bi adam ya! anlamıyorum walla! bu rakı yasasıyla ilgili bi rezaleti vardı ya hürriyet’in (bilmeyenler için: bakkal, market gibi yerlerde ambalajsız alkol satışı yasaklanmışken hürriyet bunu meyhanede kadehte rakı satışı yasaklandı diye duyurdu geçen hafta-manşetten!); işte güyya özür diliyo okuyucudan, onları yanılttığı için! hahaha! özür diliyceğine suçu yasaya falan atıyo, yok işte muğlak yazmışlar yasayı diye, oysa alakası yok. manşeti atmadan bi hukukçuya sorsalar ortaya çıkıcak bi durum. hatta bence gayet bile bile ortalığı karıştırmak için yapmışlar. ardından gürültü kopunca özür dilemek zorunda kaldı dümbül; onda bile tam özür dileyemiyo!

bi fıkra geldi aklıma bu noktada anlatmak isterim: bi ingiliz, bi alman, bi fransız, bi amerikalı bi de türk gazete genel yayın yönetmeni(!) trenle kuzey kutbuna gidiyolarmış. türk yayın yönetmeni “özür dilerim” demiş, kallavi bi osuruktan sonra. alman, fransız, ingiliz ve amerikalı aynı anda türk genel yayın yönetmenine dönüp “go fuck yourself ertuğrul!” demişler.

god save the queen!

Loading yazarın önerisi: bu yazıyı bu satırın başındakı şarkıyı dinleyerek okuyun. (önce artıya tıklayın, sonrası kendiliğinden gelicek zaten.)

yanlış anlaşılmasın, hayatımın herhangi bi bölümünde anarşist olmadım. sadece önemli bi noktaya işaret etmek isterim. üzerinde güneş batmayan krallık benzetmesi boşuna diildir. tarihte öyle bir zaman olmuştur ki, ve bu zaman çok çok uzun zaman önce de diildir, bu birleşik krallık denen nanenin (aslında çok da emim diilim şu noktada, acaba o zaman adı british empire miydı?) askerinin olmadığı meridyen kalmamıştır dünya üzerinde. şıklığına özendiğimiz, tacına nerdeyse tapınacağımız bu kraliçe, bugün adına orta asya sorunu dediğimiz saçmalığın mimarı krallığın ete ve kemiğe bürünmüş halidir.

tabi ki kraliçeden nefret edelim krallığının yaptıkları yüzünden demiyorum. hele de bu zavallı kadının krallığın gerçekten krallık olduğu zamanlarda portakalda vitamin olduğunu da düşünürsek bu kadını suçlayamayız. ama demem odur ki; dünyanın en kanlı krallıklarından birinin bugünkü başı olan bu kadını herhangi bi ülkenin dışişleri bakanından daha fazla görmememiz gerekir. yani aman da kraliçe gelmiş erdoğan neden smokin giymemiş? ne olmuş yani? bence de sakil bi durum olmuş, kadın kraliçe olduğundan diil, genel olarak davete katılan herkes smokinli olduğundan. yoksa türkiye cumhuriyeti’nin başbakanı neden o kadına kafasında taç var diye herhangi diplomatik misafire gösterdiğinden daha fazla saygı göstermek zorunda olsun?

bence en iyisini trt yapmış. kraliçenin “ben izlemedim hayatta da izlemem” dediği the queen isimli filmi göstermiş. herkes de bi yaygara, aman trt gaf yamış! ne alaka ya! (tabi gerçekten trt’nin o filmi övgü dolu bi film zanetmiş olma ihtimali de var ama bence gayet düşük.) herkes pembe kıyafetli, kokoş şapkalı kadını pamuk prenses ilan ederken ülkenin, demek ki, tek aklı başında televizyonu bayan pamuk’un aslında o kadar da pamuk olmayabileceğini göstermiş. ne kadar ezik, ne kadar zavallı insanlar ki götümün medyacıları, bunu sabah karşımıza “trt’nin büyük gafı” olarak çıkarabiliyolar. yazık…

ha, sex pistols’a gelicek olursak. ne alaka bu şarkı şimdi bu yazıyla denebilir. ama bi noktaya işaret etmek istedim yazının başında da söylediğim gibi. o da şudur: bu kadını, kraliçeyi, kendi ülkesinde bile sevmeyen alaya alan, onunla dalga geçen bi sürü insan varken, yani kendi tebası bile onu sevmeyebiliyoken, neden biz türk halkı olarak kendisine hayran olmak durumundayız? neden bu satılmış/satılığaçıkartılmış/götümün medyası bu kadını aziz gibi göstermektedir?!!!

sözlerimi sex pistols’ın manalı dizeleriyle bitirmek isterim.

Sex Pistols-God Save The Queen Album Cover god save the queen
the fascist regime
they made you a moron
potential h-bomb
god save the queen
she ain’t no human being
there is no future
in england’s dreaming
………
sex pistols 1977

not: bu yazı benim kraliçeye kişisel “hoşgeldin elizabeth bacı-güle güle git!” hediyemdir.

muhalefetsizlik parodisi

çok söyliyceğim bişiy yok aslında. bütün söyleyebiliceğim şeyler başkaları tarafından söylendi zaten. ben olmayan muhalefet hakkında yazmaktansa nasıl olsa da olsa konusundaki fikrimi paylaşmak istiyorum seninle ey değerli okuyucu!

türkiye’de bu tv yarışması olayı çok tutuyo. millet hapur hupur sms gönderiyo hiç tanımadığı insanlar daha çok para kazansın diye. yani kendilerine hiç bi faydası olmadığı halde o zort star zart turka yarışmalarına devamlı sms gönderiyolar. her kanalın bi tane öyle yarışması var sanırsam. kiminde arabesk, kimide pop söyleniyo. kimi zaten ünlü olup da şansız şöhretsiz kalmış zavallıları biraraya topluyo, onlarla bi gariplik yapıyo falan. benim fikrim şudur: türkiye muhalefetini arıyor! ya da sosyal demokrat star mesela. hani burda normal insanlardan lider üretmeye çalışılsın. halk da her hafta sms leriyle bir lider adayını göndersin. hem bu sefer smsleri boşa diil geleceğe atmış olma ihtimalleri de var. gerçi sazlı sözlü yarışmalarda bile kazananlar bi baltaya sap olamadılar. ama belki olay böyle bütün ülkeyi ilgilendiren bişiy olunca hani kazanan hakkaten kazanır, mı acaba?

sonuç itibariyle benim bu dönüşü olmayan bok çukurundan kurtuluş önerim böyle. benim gibi bu öneriden pek umutlu olmayanlar için de aşağıda bir oyunumuz mevcut, CHP’yi Kurtarma Oyunu-, kendi kuvvetleriyle baykal’ı chp’den uzaklaştırmak isteyenler için. oyun iki aşamalı. birinci aşamasında baykal seçim öncesi konuşmasını yapıyor kurultay salonunda. amaç ona domates fırlatarak yorup; konuşmasını erken bitirtmeye çalışma. konuşması bittikten sonra baykal kurultay salonundan tuvalet molası için ayrılır. bu ikinci aşamayı başlatır. ikini aşamanın amacı baykal’ı korkutup kurultay salonuna girmesini engellemek. çünkü salona girerse o delegelerin yine baykal’ı seçiceği kesin. eğer salona girmesi engellenebilirse, baykal liderliği kaybeder ve chp sonunda kurtulur. hikayemiz böyle, oyunumuz hemen aşağıda….

not: bu oyunun ilk sürümü. eğer bi önerisi varsa kimsenin yorumlara buyursun lütfen.
not2: hemen aşağıdaki chp’yi kurtarma oyununun resmi, oyunu oynamak için devamını okuyun. (oyun biraz zor yükleniyo, o yüzden ana sayfaya koymak istemedim. verdiğim rahatsızlıktan ötürü özür dilerim.)

CHP'yi Kurtarma Oyunu

buyrun burdan yakın, devamını okumak için tıklayın…

journalism in today’s turkey: a case study from my ass…

benim kıçım yerine bi aklı başında adam çıkıp karşılaştırmalı bi araştırma yapsa türkiye’deki habercilik anlayışı ve uygulanışı üzerine; restoranlarda bedava yemek yemeyi sananlar için bi wake-up call olur mu acaba? veyahut özel haber yapıyorum diye masaj salonundan çakma genelevleri bulan “araştırmacı gazeteci”ler biraz utanırlar mı? hani hepsi 80 zamanı hapse falan girmiş emektar gazetecilerimiz 20 senedir gazeteci oldukları halde kendilerinin araştırıp, bulup, ortaya çıkardıkları bi tane haber bile hatırlayamıyınca bi morluk çöker mi yüzlerine?

ha bi de önemli bi nokta var kanımca böyle bi çalışma yapılıcaksa gazeteci olarak kimi kale almak gerekir? köşesinden dünyayı yorumlayan dümbüller gazeteci midir mesela? onlar da aynı benim yaptığım gibi haberleri okuyolar bi yerlerden, belki benim gibi gazetenin internet sayfasından diil de anadolu ajansının bülteninden-ne farkeder ki, sonra yazıyolar efenim o konu hakkında ne düşünüyolar vesaire. o da lazım tabi de bi tane adını bildiğimiz muhabir olmaması garip gelmiyo mu kimseye? yani haber arayıp, araştırıp haber yapan bi adam mesela?… (kimse kalkıp da uğur dündar falan demesin, gizli kamerayla milleti avlamak bana pek de araştırmacı gelmiyo) devamlı savaş halinde bi ülke olmamıza rağmen öyle süper meşhur bi savaş muhabirimiz yok mesela. veya, heralde göt korkusundan, yolda kendini hatalı sollayan arabanın plakasını gazetede teşhir etmenin ötesinde büyük çaplı suçları haber yapan bi adam var mı? en büyük yolsuzluklarımız bile aktörlerinin gerizekalılığından teşhir oluyo.

habercilik artık unutulmuş bi meslek heralde türkiye’de. hani el dokumacılığının yavaş yavaş yok olması gibi. o kadar emek sarfetmeden de satacak şeyler üretilebiliyor işte. bok gibi de olsa kimsenin umrunda diil. bu iddiamı bir örnekle açıklamak isterim ey okuyucu: scarlet, hit new tv series. bütün dünyada olduğu gibi bu reklam türkiye’de de bi kaç hafta yayınlandı. tek bi televizyon kanalında diil, bi sürü televizyon kanalında yayınlandı. güya mayı ayında başlıycak bi dizinin reklamıydı bu. bizim gazetelerimiz balıklama atladı. ünlü hollywood yıldızı bilmem kimin oynadığı yeni dizi mayıs ayında türkiye’de gösterime giricek diye. bi tanesinin aklına gelmedi mesela ülkedeki tv kanallarını arayıp ya kardeşim bu reklamı hangi firma verdiriyo, bu dizi hangi kanalda başlıycak, prodüktörü kim, amerika’da hangi network yayınlıyo diye sormadı. ben reklamı daha gördüğüm anda internete girip nedir ne diildir diye baktım. google’da ilk çıkan sayfa reklamın lg(koreli tüketici elektroniği markası)nin yeni ürettiği scarlet serisi lcd televizyonların pazarlama planının bi parçası olduğunu söylüyodu. bu açıklama bi kanalda yayına başlıycak olan dizinin bütün kanallara reklam vermesinden daha mantıklı geldi bana. ama bizim gazetecilerimiz önlerine gelen basın bültenini bi kontrol etme gereği bile duymadan basmışlardı gazetelerine. ben burda hollanda’da bi tane haber görmedim o reklamla ilgili. avrupa’nın başka yerlerinde de çok etkili olduğunu sanmıyorum. neden acaba? hmmmm….. düşün bakalım!

sonuç olarak dünya medyanın yasama, yürütme ve yargıdan sonra dördüncü güç olduğunu falan savunurken, biz hala iki-üç medya patronun mürekkep yoluyla sidik yarıştırmasını izleyoruz. demem o ki biz daha iyisine layığız. tek sorun: çoğumuz bunun farkında diil, farkında olanlar da couldn’t care less…

aym!?#!!!

bu aym’yi kapatsak da yerine yüksek insan hakları mahkemesi kursak mesela, veya aym’yi kapatmadan onun üstüne türkiye yüksek insan hakları mahkemesini (TYIHM) kursak, bi de üstüne bu mahkemenin bütün üyelerini meclise atatsak… bi değişiklik olur mu acaba hayatımızda? yoksa zaten taraflı olmaları gerektiğini savunan yargıçlar onu da hallederler mi? hmmmm, yine fantazi oldu ya…